Zenocalypse West 1
Hikayemiz Zenocalypse evreninde, 2022’nin o son normal sabahlarından birinde geçiyor.

Küçük bir evin içinde koşuşturan ayak sesleri ve yarım bırakılmış işler arasında hayat hâlâ sıradan görünüyordu. Oliver, yedi yaşının tüm masumiyetiyle, kollarına fazla gelen bir koliyi taşıyor ve nefes nefese, babasına yetişmeye çalışıyordu. Babası Harper, siyah saçlarının arasındaki genç bir adamdı. Oliver’ın getirdiği koliyi görünce hafifçe gülümsedi. O gülümseme bile yorgundu.
“Ver bakalım şunu,” dedi Harper, oğlunun elinden nazikçe alarak.
Evin içinde, kedileri Milo odadan odaya amaçsızca koşarken, eşyalar toplanıyor, çantalar kapanıyor, hayatlarının basit bir rutini daha hiçbir şeyden habersiz akıp gidiyordu. Ta ki merdivenlerden Jane’in sesi gelene kadar.
“Hadi! Hazır mıyız?”
Harper, Oliver’ın başını okşadı. O dokunuş, içindeki fırtınayı saklayan bir baba şefkatiydi.
“Hazırız,” dedi. “Hadi gidelim.”
Kapı kapandı. Milo pencereye tırmandı ve ailenin arkasından sessizce baktı. Kuyruğunu sinirli bir titremeyle salladı ve bir kez hapşırdı…
Araba motorunun o bilindik uğultusu, şehirden uzaklaştıkça ritmini kaybetti. Radyodan yükselen neşeli şarkı, parazitlerle boğuşarak bozuluyor, sonra ansızın geri geliyordu. Sanki anten değil, dünya giderek kopuyordu bağlantıdan.
Oliver arka koltukta, camdan dışarı bakarken sessizce mırıldandı:
“Dağ evi çok güzel olacak değil mi baba?”
Harper cevap vermeden önce dudaklarını ısırdı. Elbette öyle olacak. Bu belki de babamla son yazımız… O düşünce içini kemirdi, ama yüzüne yansımasına izin vermedi.
“Elbette oğlum,” dedi yumuşak bir tonla. “Harika olacak.”
Yol kenarlarında, terk edilmiş izbe evler ve sessizliğe gömülmüş tarlalar uzanıyordu. Ağaçlar rüzgârla hışırdamıyor sadece bekliyordu. Hava ağırdı. Açıklanamayan bir şey, gökyüzünü bile susmaya zorlamıştı. Dağ evine yaklaştıklarında, manzara daha huzurlu görünüyordu. Uzaktan görünen hastane binası güneş ışığını yansıtıyor ve şehir, arı tan yerinde masum bir silüet gibi uzakta duruyordu. Ailenin büyükleri, çardağın gölgesinde toplanmış sohbet ediyordu. Harper arabayı park ederken Oliver dayanamadı, kapıyı açıp koşmaya başladı.
“Yavaş!” diye seslendi Harper, ama çocuk çoktan sorularla dolu bir heyecan seliydi.
John kollarını iki yana açarak karşıladı yeğenini.
“Hoş geldiniz!”
Harper yalnızca kısa bir selam verdi: “Selam.”
Gülmek bile boğazında düğümlenmişti.
O sırada Olivia, merdivenlerden inerken Harper’ı gözlerine kilitledi. Sert ve çözümsüz bir bakıştı.
“Yolculuk nasıl geçti?”
“Yolculuk mu?” Harper alaycı bir tebessümle kaşlarını kaldırdı. “Anne, sadece 20 kilometre geldik.”
Olivia’nın gülüşü iç ısıtmıyordu.
“Seninle konuşacaklarım var,” dedi, kelimelerini keskinleştirerek.
Harper o sesi iyi tanırdı. Bir şeyleri saklayan, söylemekten korkmayan bir ses. Elindeki çantaları mutfağa bıraktığında Olivia suyusuz bir nefes aldı.
“İyi ki geldiniz. Baban… son zamanlarını yaşıyor.”
Harper’ın dünyası o anda daraldı.
Hayır.
Daha değil.
Sadece gözlerini kaçırabildi.
“Gidip onunla konuşacağım,” dedi ve derin bir nefes alarak dışarı yöneldi.
Sanki her adım, yaklaşan karanlığın içine ilerliyordu.